Değerlendirme Yazılarım
Dr. Caner AKKAYA
Dr. Caner AKKAYA
10.06.2026 LinkedIn
İnsanlığın var olduğu zamanlardan günümüze değin zihninde barındırdığı merak duygusu, sürekli keşif davranışı açısından itici güç olmuştur. Bu nedenle, zihinsel ve fiziksel sınırları dahilinde var olduğu bütün alanları keşfetmeye eğilimlidir. İnsanlık için sonsuz diyebileceğimiz ölçüde keşfedilmeye açık alanların başında, Dünya’nın da içinde bulunduğu, uzay olarak isimlendirdiğimiz alan gelir. Bu alan, diğer birçok alan gibi, keşfedilebildiği ölçüde insanlığın hukuksal bir düzen oluşturma girişimlerine de konu olmuştur. Peki uzay nerede başlar ve biter sorusuna nasıl cevap verebiliriz?
1957’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) Sputnik-1 isimli roketi uzaya fırlatmasıyla birlikte, insanlık açısından uzayın keşfi bağlamında yeni bir pencere açıldı. Bu tarihten sonra hız kazanan faaliyetlerin bir sonucu olarak, uzay hukukuna ya da dış uzay hukukuna (space law, outer space law) günümüzde de geçerliliğini koruyan ve kendinden sonraki düzenlemelere temel oluşturan “Ay ve Diğer Gökcisimleri Dahil, Uzayın Keşif ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Antlaşma” (Treaty on Principles Governing the Activities of States in the Exploration and Use of Outer Space, including the Moon and Other Celestial Bodies) Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 1967’de yürürlüğe sokulmuştur. Ancak, bundan sonra “1967 tarihli Uzay Antlaşması” olarak anılacak bu antlaşma ve sonrasında ortaya konulan herhangi bir hukuki metinde, uzay alanının hukuki açıdan nerede başladığına ya da nerede bittiğine dair açık bir düzenleme yoktur.
Uzay alanının nerede başladığına yönelik tartışma uzay çalışmaları yürüten taraflarca her zaman var olmakla birlikte, deniz seviyesinden gökyüzüne doğru 100 kilometreden (62 mil) itibaren uzay alanının başladığı yönündeki tespit uzun yıllar boyunca genel kabul görmüştür. Karman Hattı (Karman Line) olarak anılan bu soyut çizgi, Macar asıllı fizikçi Theodore von Karman tarafından ortaya atılmıştır. Karman’ın fikri, özetle, deniz seviyesinden gökyüzüne doğru atmosferin giderek incelmesi ve kaldırma kuvvetinin azalmasıyla gerekçelendirilmiştir ve bu sınırdan itibaren uçakların artık kanatlara ihtiyacı olmadığı yönünde bir hesaplamanın ürünüdür. İşte bu nedenle, deniz seviyesinden gökyüzüne doğru 100 kilometreye kadar olan alan hava hukukunun konusuyken, bu çizgiden sonrası uzay hukukunun konusu olagelmiştir.
Son yıllarda ise Amerika Birleşik Devletleri (ABD) bünyesinde National Aeronautics and Space Administration (NASA) ve Federal Aviation Administration (FAA) gibi ilgili kurumların, Karman Hattı fikrinden farklı biçimde, uzay sınırlarının deniz seviyesinden gökyüzüne doğru 100 kilometreden sonra değil, fakat 80 kilometreden (50 mil) sonra başladığını kabul ettiği bilinmektedir. Bu kurumlar da Karman Hattı teorisinde olduğu gibi fiziksel hesaplamaları gerekçe göstermekte ve güncel verileri öne sürmektedir. Dolayısıyla, uzay çalışmaları açısından fen bilimleri temelin yeni bir tartışmanın ortaya çıktığı açıktır. Diğer taraftan, bu tartışmanın sonucuyla birlikte uzay çalışmalarında sosyal bilimler temelinde de değişiklikler yaşanabilir.
Uzay alanın nerede başladığına dair sınırın netlik kazanmasıyla birlikte yeni bir genel kabul durumu ortaya çıkabilir. Burada önemli iki husustan biri, uzay çalışmalarına dair düzenin ABD tekelinde değil bilim ışığında ilerlemesine, diğeri ise bilim ışığında yapılacak tespitlerin genel kabul olarak uygulanmasından ziyade hukuki düzenlemelerle net biçimde ortaya konulmasına dair gerekliliktir. Bu gerekliliklere uygun biçimde gelişmeler yaşandığında uzay çalışmalarının ve buna bağlı diğer birçok çalışmanın da hukuki düzen içinde yürütüleceği açıktır. Elbette uluslararası ortamda çeşitli aktörlerce uluslararası hukuka uygun olmayan davranışlara birçok örnek vermek mümkündür. Fakat uluslararası hukuk düzeninin, günlük hayatımızda bile birçok açıdan düzen oluşturmaya hizmet ettiği unutulmamalıdır.
Son olarak, Uzay nerede bitiyor? sorusuna ise uzayın sonsuzluğu nedeniyle verilecek her cevap şimdilik anlamsız kalacaktır.
18.05.2026 LinkedIn
Günümüz dünyasında uzay çalışmalarının geldiği aşama dolayısıyla hayatımızdaki rolünün büyüklüğü tartışmasızdır. Hayatımızda bu denli yeri olan bir çalışma alanının gerek devletler gerekse hükümetler düzeyinde oluşturulan politikalarla bir düzen içinde yönetilmesi ise elzemdir.
Türkiye açısından da bu durum farklı değildir. Türkiye’de devlet politikası düzeyinde belirlenmiş bir uzay politikası bulunmamaktadır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 1936’da Eskişehir Tayyare Alayı’nı ziyaretinde, “Geleceğin en etkili silahı da aracı da hiç kuşkunuz olmasın tayyaredir. Bir gün insanoğlu tayyaresiz de göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de Ay’dan bize haber yollayacaktır. Bu mucizenin gerçekleşmesi için 2000 yılını beklemeye gerek kalmayacaktır. Gelişen teknoloji daha şimdiden bunu müjdeliyor. Bize düşen görev ise batıdan bu konuda fazla geri kalmamayı temindir.” (THK) sözleriyle uzay çalışmalarındaki öngörüsünü dile getirmiştir.
Hükümet düzeyinde bir inceleme yapıldığında, içeriğini şimdilik bir kenara bırakırsak, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) hükümetinin ortaya koyduğu bir uzay politikasından bahsetmek mümkündür. Diğer taraftan, halihazırda ana muhalefet partisi görevini yürüten ve iktidar olma hedefiyle politika yürüten Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) bütünsel bir uzay politikası ortaya koymadığı görülmektedir. Bahsi geçen göreve ve hedefe sahip CHP’nin uzay politikasının olmaması gerek görevini yerine getirmesi açısından gerekse hedefine ulaşması aşamasında önemli bir eksiklik olarak görülmeli ve ivedilikle bir uzay politikası oluşturulmalıdır.
Neden CHP’nin bir uzay politikası olmalıdır? sorusuna CHP’nin görevleri ve hedefleri başlığı altında birçok cevap verilebilir. Yukarıda bahsedildiği üzere, CHP’nin mevcut en önemli görevi ana muhalefet partisi olması nedeniyle üzerine düşen sorumluluktur. Bir başka ifadeyle, CHP’nin ana muhalefet partisi olarak en önemli görevi iktidar politikalarının denetlenmesi ve içeriğine göre desteklenmesi ya da desteklenmemesidir. Ancak bütünsel bir uzay politikasının yokluğu, hükümetin uzaya dair uygulamaları karşısında politika üretememe sonucunu doğurur. Türkiye’nin lehine ya da aleyhine olabilecek herhangi bir gelişme karşısında sağlam temellerden yoksun bir davranış sergilenmesine neden olur.
İktidar olma hedefiyle politika üreten bir parti olarak CHP’nin uzay politikasının olmaması ise iktidara gelindiği takdirde uzay çalışmalarının doğru yönetilemeyeceği gibi bir algıya neden olabilir. Peki kimler böyle algılayabilir? Her şeyden önce Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı herhangi bir birey, iktidar olma hedefiyle bir politika yürüten CHP’nin uzay politikalarını sorgulayabilir. Günümüz Türkiye’sinde vatandaşlar nazarında uzay çalışmalarından önce halledilmesi gereken birçok konu/sorun var gibi bir anlayışın hakim olması, bu gerekliliği ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, CHP’nin uzay politikasında uzay çalışmalarının ne denli gerekli olduğu da vatandaşa açıklanmalıdır. Dolayısıyla, bir uzay politikası ortaya konulduğu takdirde hem uzay politikasının yokluğunu sorgulayan vatandaşa bir cevap niteliği taşıyacak hem de uzay çalışmalarının öneminin farkında olmayan vatandaşlarda konuya dair farkındalık oluşturulacaktır. Diğer taraftan, uzay çalışmaları çerçevesinde faaliyet yürüten ulusal ve uluslararası şirketlere, bunun da ötesinde uluslararası ilişkilerin temel aktörleri olan devletlere de CHP’nin iktidar olması halinde nasıl bir uzay politikası yürüteceği açıklanmalıdır. Gerek iş dünyasında gerekse uluslararası ilişkilerde iş birliklerinin gelişimi için öngörülebilir olmanın önemi yadsınamaz bir gerçektir.
Nasıl bir uzay politikası olmalı? sorusuna gelindiğinde, bu sorunun oldukça geniş bir cevabı olduğunu, bilimsel çalışmalarımda bunları konu edinirken aynı zamanda hükümetin uzay politikasındaki eksikleri tespit etmiş olduğumu da belirtmem gerekir. Bir başka yazı ya da yazı dizisiyle nasıl bir uzay politikası olması gerektiğine dair önerilerimi sunarak konuyu açıklığa kavuşturmaya devam edeceğim. Bu yazı özelindeyse, CHP’nin uzay politikasının bütünsel olması gerektiğini, aksi haldeyse eksik kalacağını belirtmek yeterli olacaktır.
CHP’nin bütünsel bir uzay politikasının olmaması milli savunma, tarım, sağlık, teknoloji, eğitim, turizm, hukuk ya da benzeri herhangi bir konuda politikasının olmamasından farklı bir sonuç doğurmayacaktır. Bir başka ifadeyle, uzay politikası en az diğer herhangi bir konudaki kadar önemli ve kapsamlıdır. Bütünsellik tam da bu noktada devreye girmektedir. Öyle ki uzay çalışmalarının geldiği aşamayı incelediğimizde başlı başına ilgi isteyen bir konu olmasının yanında bahsi geçen konular başta olmak üzere birçok konudan bağlantısız düşünülemez.
Sonuçta, hem ana muhalefet partisi olarak hem de iktidar hedefini gerçekleştirmek uğruna politika yürüten bir parti olarak CHP’nin uzay politikası olması gerektiği açıktır. Diğer taraftan, CHP’nin bütünsel bir uzay politikası ortaya koymadığı da görülmektedir. Bu eksikliğin giderilmesi için ivedilikle harekete geçilmesi ise bir zorunluluktur.
17.03.2026 / LinkedIn
Rusya’nın 24 Şubat 2022’de başlayan Ukrayna saldırısı nedeniyle, özellikle batılı aktörlerden Rusya’ya karşı uzay çalışmaları kapsamında yaptırım ya da yaptırım tehditleri gelmişti. Öyle ki işgal ile aynı gün, ABD’den Rusya’ya her türlü teknik malzeme ihracatı durdurulmuştu. Bu yaptırımla birlikte sivil çalışmaların devam edeceği yönünde açıklamalar yapılsa da uzay çalışmaları üzerinden bir tepki verilmişti. Benzer biçimde, Mart 2022’de Avrupa devletlerinden gerek devlet düzeyinde gerekse uluslararası örgüt düzeyinde Rusya ile uzay çalışmalarında iş birliğinin durdurulduğuna dair açıklamalar yapıldı. Rusya’dan da bu yaptırım ve yaptırım tehditlerine karşı yaptırım ve yaptırım tehditleri gelmişti. Öyle ki tüm bu gelişmeleri detaylarıyla analiz ettiğim Rusya’nın Ukrayna İşgali Nedeniyle Uzay Çalışmalarında Değişim: Rasyonalizmden Realizme başlıklı bir araştırma makalem yayınlandı.
28 Şubat 2026’ya gelindiğinde ise ABD ve İsrail’in İran’a ortak saldırıları başladı. Bu saldırılardan hemen sonra uzay çalışmalarının negatif etkilendiğine dair İran – ABD, İsrail Savaşı’nda Uzay Güvenliği ve Hukuku başlıklı kısa bir değerlendirme yazısı yayınladım. Ancak İran’a karşı saldırıların üçüncü haftasına gelinmesine rağmen uluslararası aktörlerden ABD ve İsrail’in saldırılarını durdurmak amacıyla uzay çalışmaları kapsamında herhangi bir yaptırım ya da yaptırım tehdidinde bulunulmadığını tespit ettim.
Karşılaştırmaya konu Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ile ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı arasında farklılıklar ve/veya benzerlikler olabilir. Nihayetinde bu saldırılardan herhangi birinin uluslararası hukuk açısından meşru olduğuna ya da saldıran tarafların herhangi bir biçimde haklı olduğuna dair bir durum söz konusu değildir. Öyleyse Rusya’nın Ukrayna saldırısı karşısında sergilenen tutumun ABD ve İsrail’in İran saldırısı sonrasında neden sergilenmediği tartışılmaya muhtaçtır. Uzay çalışmaları kapsamında genel bir değerlendirme yapıldığında, herhangi bir sıralama yapılmaksızın, şu olası nedenlere ulaşmak mümkündür:
1-Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sonrasında uzay çalışmalarında karşılıklı yaptırımların herhangi bir çözüm oluşturmadığı, aksine uzay çalışmalarını sekteye uğrattığı yönünde tüm tarafların genel bir kanısı olabilir. Bu kanı nedeniyle, ABD ve İsrail’in İran saldırısı sonrası benzer bir girişimden uzak durulmaktadır.
2-ABD’nin İran saldırısında başrolün ABD’ye ait olması nedeniyle çeşitli aktörlerce gerek zorunlu gerekse gönüllü olarak bir çifte standart uygulanmaktadır. Bu politikanın en azından batılı aktörlerce gönüllü biçimde uygulandığını belirtmek yanlış olmayacaktır.
3-Batılı aktörlerin herhangi bir nedenle ABD’ye karşı bir politika sergilememeleri günümüz uluslararası ilişkilerinde sıradan karşılanabilir. Ancak Rusya’nın ABD’ye karşı uzay çalışmaları kapsamında herhangi bir yaptırım ya da yaptırım tehdidinde bulunmayışı, Rusya’nın da bundan sonraki saldırgan tutumlarında uzay çalışmalarını yaptırımlardan ya da yaptırım tehditlerinden azade etmeye çalışmasıyla ilişkilendirilebilir. Bir başka ifadeyle, karşılıklı yaptırımsızlık ya da bir emsal gösterme politikası uygulanmak istenmiş olabilir.
4-ABD’nin uzay çalışmalarında üstünlüğü nedeniyle herhangi bir girişime ihtiyaç duyulmamıştır. Öyle ki aktörler, teknik ve ekonomik açıdan ABD’nin uzay çalışmalarına dair herhangi bir yaptırımın ya da yaptırım tehdidinin ABD’yi etkilemeyeceği kanısıyla bu girişimlerden uzak durmayı tercih etmiş, ABD’nin karşısında yer almayı ise tercih etmemiş olabilirler.
Hangi nedenle olursa olsun, ABD’nin saldırgan tutumuna karşın uluslararası ortamda bir çifte standart uygulandığı açıktır. Bu nedenle, bir politik tavır olarak kalsa dahi saldırgan tutumun nereden geldiğine bakılmaksızın tepki verilmesi gerekir. Böylelikle en azından barışa dair bir kamuoyu oluşturulabilir ve uluslararası hukuka uygun politika yürütülmesine zemin hazırlanabilir.
08.03.2026 / LinkedIn
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik 28 Şubat 2026'da başlayan saldırıları daha ilk haftasında uzay güvenliği ve uzay hukuku kapsamında değerlendirilmesi gereken bir konu halini aldı.
Bu durumunun nedenlerinden bir tanesi ABD Genel Kurmay Başkanı Dan Caine tarafından yapılan açıklamada ortaya konulmuştur. Bu açıklamada, ABD Siber ve Uzay Kuvvetleri'nin koordineli biçimde İran'a yönelik operasyonlar düzenleyerek iletişim ve sensör unsurlarını etkisiz hale getirdiğini, böylelikle saldırılar gerçekleştirdiği belirtilmiştir. Diğer taraftan, Starlink uzay araçlarının da çeşitli şekillerde İran'ı yıpratmak için kullanıldığı haberlerde yer almıştır. Bu haberlere göre İran yönetimi, içerde muhaliflerin dışarda ise savaştığı devletlerin kendisine karşı yöneltebileceği tehlikelere karşı, interneti kısıtlamış olsa da Starlink uzay araçları vasıtasıyla bu kısıtlamanın bertaraf edilebilmektedir. Bir diğer mesele ise bu savaş nedeniyle taraf devletlerin uzay programlarında yaşanan aksaklıklar. Özetle, savaşın ilk haftasında gündeme gelen bu konular uzay güvenliği ve uzay hukuku açısından bir değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır.
Öncelikle, uluslararası uzay hukukuna temel oluşturan 1967 tarihli "Ay ve Diğer Gökcisimleri Dahil, Uzayın Keşif ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Antlaşma" Madde 3'te belirtildiği üzere, "uzayın barışçıl amaçlarla kullanılması" gerekmektedir. Ancak, ABD'nin gerek uzay komutanlığı düzeyinde saldırılarıyla gerekse Starlink aracılığıyla uzay hukukunu ihlal ettiği görülmektedir. Bu aşamada uzay çalışmaları yapan özel şirketlerin uzay hukukunda henüz devletler gibi "sorumlu" değil bu tür şirketlerin bağlı bulundukları devletlerin "sorumlu" olduğunu belirtmek gerekir. Bu nedenle, Starlink'in faaliyetlerinden de ABD "sorumlu" sayılmaktadır. Nihayetinde, uluslararası hukuka uyulmadığında gerçekleşecek yaptırımların "gevşek" olması, özellikle ihlalin ABD tarafından gerçekleşmesi halinde üçüncü tarafların daha "temkinli" tepkiler vermesi gibi nedenlerle ABD'nin ihlallerine yönelik henüz bir tepki verilmemiştir. Diğer taraftan, özellikle İran'ın uzay programı dahilinde gerçekleştireceği faaliyetler, ABD ve İsrail tarafından saldırı olarak değerlendirileceği için yürütülememektedir. Ancak uzay hukuku kapsamında devletlerin uzaydan barışçıl olmak koşuluyla eşit bir biçimde faydalanabilmesi gerekmektedir. Bu durumda, İran'ın barışçıl faaliyetlerinin engellenmesi halinde bir başka uzay hukuku ihlalinden söz etmek mümkündür.
İkinci olarak, güvenlik konusunu ele alırken uzay çalışmalarında güvenlik konusunun iki yönlü olduğunu belirtmek gerekir. Bunlar "uzayın güvenliği" ve "uzaydan sağlanan güvenlik" olarak ayrılan fakat birbirini tamamlayan bir niteliğe sahiptir. Bahsi geçen savaş sonucunda uzay güvenliğinin her iki yönden de bozulduğu görülmektedir. Bir alan olarak uzay güvenliği bozulmuştur; çünkü ABD hem komutanlık düzeyinde hem de özel bir şirket aracılığıyla İran'a operasyonlar düzenleyerek uzay alanında güvenlik bozabilecek diğer faaliyetlere zemin hazırlamaktadır. Bu savaşın ya da gelecekte yaşanacak olası savaşların uzaya taşınması durumunda kazanan taraf olamayacağı gibi kaybedenin genel manada barışçıl uzay çalışmaları olacağı açıktır. Diğer taraftan, uzaydan sağlanan güvenlik de bozuşmuş olup bu durumun nedeni de öncekiyle aynıdır. ABD açısından bakıldığında uzay unsurlarının İran'a karşı kullanılması "uzaydan sağlanan güvenlik" olarak görülse de uzaydan sağlanan güvenlik konusu barışçıl bir nitelik taşımaktadır. Bir başka ifadeyle, ABD'nin gerçekleştirdiği gibi saldırı amacıyla kullanılmamalıdır. Devletler uzaydan sağlanan güvenliği, olağan hallerde güvenliğin herhangi bir boyutuyla savaş hallerinde ise savunma amacıyla kullanmalıdır. Aksi halde, uzaydan sağlanan güvenlik, uluslararası güvenlik açısından güvenin olmadığı bir ortam yaratacaktır.
Sonuç olarak, İran - ABD/İsrail Savaşı'nda henüz ilk haftadan itibaren uzay güvenliğinin ve uzay hukukunun, özellikle ABD tarafından, ihlal edildiği açıktır. Bu ihlaller savaşın boyutunu değiştirdiği gibi gelecekteki olası savaşlarda da uzay unsurlarının kullanımını yaygınlaştırması açısından tehlikelidir. Dolayısıyla, hem bu konu özelinde hem genel anlamda savaşı durdurmak adına uluslararası kamuoyunun bir an evvel oluşması, diplomasinin devreye girmesi ve barışın sağlanması her açıdan olduğu gibi uzay çalışmaları açısından da önemlidir.